7 Göller / Cennete Yapılan Yolculuk

1
1949

Ne yapmalı ne etmeli diye sıkılıyorsanız ve yeni yerler keşfetmek ruhunuzda varsa eğer işte size süpper bir tavsiye. Bu gün gezme, görme ve doğayla kucaklaşma vakti. Hadi hazırlayın sırt çantanızı, Yedigöllere, yeşilin merkezine gidiyoruz.

Gezmeyi, görmeyi, çekmeyi hele hele de anlatmayı seviyorsanız, görmeden ölmeyin diyebileceğim bir mekândır Yedi Göller. Yeşilin her tonunun itinayla sunulduğu Milli park, bana sorarsanız cennetin küçük bir prototipi.

Neyse neyse, methiyeyi bir kenara bırakıp dilerseniz hep birlikte Bolu’ya doğru uzanalım ve Yedi Göllerle için yola koyulalım. Lütfen emniyet kemerlerinizi bağlayın ve çok fazla gürültü yapmadan beni dinleyin. Çünkü artık yol vakti… J

Batı Karadeniz’de Bolu ve Zonguldak illeri arasında yer alan Yedi Göller milli parkı, Karadeniz bölgesinde olmanın avantajıyla daha kilometreler öncesinden yemyeşil ağaç türleriyle selamlıyor bizi. Yol boyunca manzaraya doyamaz ve heyecanla gelmeyi beklerken yaklaşık 10-15 km kala ufak bir mola verip Kapankaya Tepesi seyir terasına çıkıyoruz ve Yedi Göllere şöyle bir uzaktan bakma imkânı buluyoruz. Tabi, her yerin ağaçlarla kaplı olması nedeniyle yedi göl görmek imkânsız seyir tepesinde, buradan sadece 3 göl görüyoruz. Bol bol fotoğraf ve selfie çekinip artık hedefe yaklaşmanın verdiği heyecanla aşk ile aracımıza geri dönüyoruz.

Soluklarınızı tuttunuz mu? Çünkü artık çok az kaldı. Birazdan aracımızdan inme ve doğayla kucaklaşma vakti…

Eğer tur ile gezi yapmayı seviyorsanız burada minik bir tavsiye vermem gerekir. Milli parka büyük araçların girişi yasaktır. Bu yüzden büyük otobüsler daha milli parkın dışında durdurulur ve ziyaretçiler park alanına yürüyerek giderler. Çok uzun bir mesafeden bahsetmiyorum elbette 5-10 dakikalık bir yol. Ancak şunu söylemem gerekir ki parka girişte bu yürüme mesafesi gözümüze görünmezken, gün boyu gezip dolaştıktan sonra artık dönme vakti geldiğinde, hafif yokuşu da hesaba kattık mı işte o 5-10 dakika burada önem kazanıyor.

Bu yüzden benim tavsiyem, turla gidecekseniz 45 kişilik yolcu otobüsüyle yola çıkan firmaları tercih etmeyin. Yarım otobüsler yahut daha küçük araçlarla tur düzenleyen firmaları tercih edin ki mağdur olmayın. Biz milli parkın içinde, en son gezdiğimiz alanda aracımıza binerken, yorgunluktan bitmiş halde yukarıya yürümek zorunda kalan ziyaretçilerin “bizi de alın” ricalarına şahit olmasaydım, emin olun bu notu yazmak aklıma bile gelmezdi. Ne yazık ki oldukça acıklı bir halleri vardı. Siz siz olun bu tavsiyeye kulak aslın ki siz de gezdikten sonra acınan bakışların hedefi olmayın. J

Gezmeyi seven yorgunluğuna katlanır diyelim ve biz yolumuza devam edelim…

İçinizde yedi gölün ismini hatırlayan var mı? Açıkçası ben gidene kadar hatırlamayanlardanım, yani bilmeyenlerden desek daha kestirme olacak. Tanışma anının heyecanını kaçırmamak için de önceden hazırlık yapmadım. Aracımızdan inmeden rehberimiz göllerimizin isimlerini sayıyor ve başlıyor halk arasında anlatılan hikâyelerini anlatmaya…

Büyükgöl, Seringöl, Deringöl, Nazlıgöl, Küçükgöl, İncegöl ve Sazlıgöl işte bizim harikulade yedi gölümüz.

Rivayet odur ki bu bölgede aynı zamanlarda 7 çift evlenir. “Evlensinler, bize ne” demeyin sakın. Bu gelinler meşhur Yedi Göllerimizin isim annesi olacak çünkü. Yaş olarak en büyük gelinimizin yaşadığı yerde olan göle Büyükgöl, havası en serin olan bölgedeki göle Seringöl, ulvi ve manevi bir derinliği olan gelin kızımızın yaşadığı yerdeki göle Deringöl, en narin ve hassas gelinimizin yaşadığı yerdeki göle Nazlıgöl, yaş olarak en küçük gelinimizin bölgesindeki göle Küçükgöl, en zayıf gelinimizin yaşadığı yerdeki göle İncegöl ve sürekli saz çalan damat bey oğlumuzun yaşadığı yerdeki göle de Sazlıgöl adı verilmiş. Her ne kadar isimler gelinlerden geliyor dense de gördüğünüz gibi bir coğrafi konum bir de damat faktörü var işin içinde. J

Açıkça söylemek gerekirse, yedi göl kavramından yola çıkarak çok büyük bir alanı kapladıklarını düşünürdüm hep, ancak gittiğimde gördüm ki aslında 2-3 saatte gezilebilecek kadar küçük bir bölge burası. Tabi bu zaman kavramı “sadece gezenler” için. Eğer her yerde selfie ya da hatıra fotoğrafı çekme merakınız varsa 1-2 saat daha ekleyebilirsiniz kafadan. Profesyonel olarak fotoğraf tutkunuz varsa şayet, yani fotoğraf çekmek sizin için önemli bir hobi ise o zaman işin rengi değişir ve zaman kavramının ucu açık kalır. Grubunuzun dönüş saatine kadar bol bol fotoğraf çekecek vaktiniz olacaktır ama yine de.

Yeşilin verdiği coşku mu yoksa gezmenin verdiği enerji mi bilmem ama arabadan iner inmez bir çocuk gibi oradan oraya koşmamak ve hemen fotoğraf çekmeye başlamamak için zor tutuyorum kendimi. Elimde olsa hemencecik gezmeye başlayacağım ama rehberimizin direktiflerini dinlemek için önce toplanmak ve kısa kısa bilgiler almak gerekiyor. Neyse ki rehberimiz hemencecik bizi toparlıyor ve gerekli direktiflerin ardından arkamızda bulunan noktaya işaret ederek, “Hadi, gezmeye başlayalım.” diyor.

İlk ziyaret noktamız, göz alıcı güzelliği ile bize göz kırpan İncegöl. Fıstık yeşili yüzeyiyle ilgi çekici bir görüntüye sahip olan İncegöl’ü aslına bakarsanız dümdüz ve pürüzsüz yapısı yüzünden yanına yaklaşana kadar gölden ziyade sanki sentetik bir çim bahçesi zannediyoruz. Yaklaştığımızda ise şaşkınlığımızı gizleyemez bir halde geziyoruz çevresini. Fıstık yeşilindeki hikmeti çözmek zor olmuyor, gölün tüm çevresinin ağaçlarla kaplı olması ona bu güzelliği sunuyor. Ağaçlardan düşen polenler tüm göl yüzeyini kapladığı için bu ilginç ve hoş görünüme kavuşmuş sevgili gölümüz. Gördüğümüz bu hoş manzaraya kendimizi kaptırıp bol bol fotoğraf çekme telaşıyla 3-5 dakika sonra İncegöl’ün hemen yanında Sazlıgöl oluyor ikinci durağımız.

Az önce de söylediğim gibi göllerin bu kadar küçük ve mesafe olarak birbirlerine yakın olmaları çok şaşırtsa da beni, birbirinden eşsiz göl manzaralarının birinin etkisinden çıkmadan hemen bir yenisine kapılmak da ayrı bir güzellik oluyor. Sazlıgöl’den yükselen sazlıklar, kısım kısım göl yüzeyini kaplayan polenler ve bulutların yansımaları gözlerimize muhteşem bir ziyafet sunuyor. Eğer benim gibi yaşadığınız yer bol yeşillikli değilse (Eğriçimen Yaylası alınmasın aman ha, onu ayrı tutuyoruz) bu kadar çok yeşilin maviyle kucaklaşması bile sizi mest etmeye yetiyor zaten. Bir de göller eklenince manzaraya işte o zaman tadından yenmiyor tabiri caizse. Her bir köşeden Sazlıgöl’ü de fotoğraflayarak kafilemize yetişme telaşına düşünüyorum.

Üçüncü durağımız Nazlıgöl. Alan olarak İncegöl ve Sazlıgöl’den daha büyük olan Nazlıgöl, adı gibi nazlı bir edayla karşılıyor bizi. Etrafına kurulan kamp alanları, piknikçilerin ziyareti ile biraz daha kalabalık bir bölge burası. Hazır yeri gelmişken kamp yapmak için de mükemmel bir tercih olduğunu söyleyebiliriz Yedigöller’in. Gündüz eşsiz manzarası, akşam dinginliği ile ruha en iyi gelecek mekânlardan biri diyebiliriz. Kampçılar kendi çadırlarında kaladursun, siz Bungalov evlerini tercih edebilir daha otantik bir hava katabilirsiniz tatilinize. Neyse,kampçı ve piknikçileri mükemmel Nazlıgöl manzarasıyla baş başa bırakıp, bir diğer adı da Kurugöl olan Küçükgöl’e yöneliyoruz.

Küçükgöl adında anlayacağınız gibi mini minnacık bir göl. Neredeyse kurumaya yüz tutup, Nazlıgöl’ün sızıntıları sayesinde hayatta kaldığı bilgisini de alıp birinci plato üzerinde bulunan dört gölümüze de görmüş oluyoruz. İkinci platoya geçerken biraz daha fazla yürüyüp şehir kalıntılarını ve mağaraları ziyaret etmek isteyenler ayrılıyor, biz ise Dilek çeşmesinden suyumuzu içip bir müddet dereyi izleyip kısacık bir yürüyüşten sonra Deringöl’de buluyoruz kendimizi.

Hemen göl kenarında kamp yapan ve kendilerini yeşilin kollarında suyun serinliğine emanet eden kampçıları görünce imrenmeden geçemiyoruz. Orada olmak ve mehtaba karşı çay içmenin ayrıcalığını yaşamak bir başka güzel olsa gerek. Deringöl’de sportif olta balıkçılığı yapıldığı bilgisi veriyor rehberimiz. Eğer hobi alanınıza giriyorsa mayıs-eylül dönemleri arasında yapacağınız ziyaretlerinizde belirli bir ücret karşılığı olta balıkçılığı yapabilirsiniz.

Açık havanın iştah açıcı özelliği bir kez daha kendisini gösteriyor aslına bakarsanız yemek saatimize 1-2 saat olmasına rağmen her birimizden yükselen “acıktııııımmm” seslerine daha fazla tepkisiz kalamayan rehberimiz, yemek saatini öne çekiyor ve öğlen yemeğimizi yemek üzere yeniden aracımıza yöneliyoruz. Milli park alanında ateş yakmak yasak olduğu için park alanından çıkıyor yaklaşık yarım saat kadar Batı Karadeniz bölgesinin kıvrımlı ve bol yeşillikli yollarında ilerliyoruz. Veeee işte mangalcı abimizin yol kenarında açtığı standındayız. Hemen ekmek arası yiyeceklerimizi alıp, masalara yerleşiyoruz. Allah’ım bu ne güzel iştahtır böyle, bu ne lezzetli ekmek arası. Demem o ki, açık havada açlık faktörü önemli bir etken. Bu yüzden tedarikli olun. J

Yemeğimizi yedikten sonra yeniden araçlarımıza biniyoruz ve milli parkımıza geri dönüyoruz, durağımız Büyükgöl. Köprüleri ve iskelelerinin popülerliği yüzünden fotoğraf çekinmek isteyenlerin birbirini beklemek zorunda kaldığı Büyükgöl, ağaç yansımaları ile yeşilin en güzel haline bürünmüş bir halde karşılıyor bizi. Bir yanda eski kuru yapraklar, bir yanda yemyeşil ağaçlar ve hemen önünüzde nadiren turkuaz, çoğunlukla yemyeşil güzelliği ile Büyükgöl’den ilham alıp da yazmamak neredeyse imkânsız. Toplu gezmek zorunda olmasak, bu satırları orada yazardım kesinlikle ve eminim orada kurulan cümleler bir başka olurdu. Tarihi bir bilgi vermek gerekirse, Büyükgöl, canlı alabalık yetiştirilmesi için damızlık olarak kullanılıyormuş aynı zamanda ve ülkemizdeki ilk alabalık istasyonu 1969 yılında burada kurulmuş. Zaten göl kenarına kadar gelen balıklar hemen dikkatleri çekiyor ve ziyaretçilerin ilgi odağı oluyor. Sportif olta balıkçılığının Büyükgöl’de de yapıldığını söyleyelim ve son gölümüze doğru yürüyelim.

Bu tatlı mekânın son gölünü ziyaret ediyoruz artık; Seringöl. İster istemez içimizi bir hüzün kaplıyor. Nasıl kaplamasın ki sanki dünyadan kopmuş ve kendimizi cennette bulmuştuk. Son gölü ziyaret ediyor olmak demek artık yavaş yavaş dönüş saatinin yaklaştığını haber veriyor bize ve bu durumda bir hüzün çökertiyor içimize. Seringöl’de tıpkı diğer göllerimiz gibi ağaçların arasından kendisine doğru çekiyor bizi. Etrafında dolaşırken bol bol fotoğraf ve seflie çekerek dolaşıyoruz gölümüzün çevresini.

Bölgede bulunan en büyük sıkıntı ne yazık ki telefon operatörlerinin büyük oranda kullanılamaması. Bu yüzden grup halinde iseniz dağılmamalısınız ya da belirli bir saat için haberleşip belirli bir noktada buluşmak durumundasınız. Bir de ne yazık ki büfe hizmetinin sadece bir yerde olması ve onun da sınırlı hizmet sunması bölgenin dezavantajı. Bu bilgileri verelim ki gitmeden önce yanınıza ufak tefek atıştırmalar alın ve aç kalmayın, en önemlisi de kaybolmayın…

1965 yılında milli park olan Yedigöller’de 100’ün üzerinde kuş türü bulunduğu söyleniyor ve milli park kayın, gürgen, meşe, kızılağaç, akçaağaç, karaağaç, titrek kavak, sarı ve karaçam, köknar, fındık, ıhlamur, dişbudak gibi ağaç türlerine de ev sahipliği yapıyor.

Yedi Gölleri görmenin en doğru zamanı bana sorarsanız bahar ayları. Biz mayıs ayında gerçekleştirdik bu ziyaretimizi ve yeşile doyup, hayran kaldık. Ancak eğer gerçekten sıkı bir fotoğraf hobiniz varsa eylül, ekim aylarında da mutlaka gelmeli ve bir de bu güzel doğada sarının tonlarını görmelisiniz. Benim de niyetim ekim ayı içerisinde yeniden gitmek. Gittiğim zaman fotoğrafları eklerim nasılsa…

Yedigöller’e gitmek için 3 sebep isterseniz

Yeşile doymak, fotoğraflamak ve ilham bulup yazmak…

Bir başka noktada yeniden görüşmek dileğiyle Yolunuz bol ve açık olsun…

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here