Bir Peri Masalı; Kapadokya

0
192

Biraz mübalağa edecek olursam Kapadokya’ya belki bin defa gittim. Ancak balona binmedim, “Güzel Atlar Ülkesi” olarak bilinen bu harika coğrafyada o güzel atları dünya gözüyle göremedim. 1 Kasım 2021’de mavi dolunayın galeyanına gelip dolunay yürüyüşüne bile gittim. Peki, kesti mi? Elbette hayır. Dedim ya, Kapadokya’ya gitmiş ve balona binmemişsen, atlara yakınlaşmamışsan gitmiş sayılmazsın…

Mart ayına geldiğimizde bir arkadaşımın hesabında çok güzel Kapadokya fotoğrafları görmemle yarım kalan hikâye yeniden başladı. Görüşüp konuştuktan, orada aktivitelerimle ilgilenecek olan ekip hakkında bilgi aldıktan ve irtibat kurduktan sonra 20 Mart 2021’de kendimi yeniden Kapadokya’da buldum. Üstelik bu defa balona binecek, atları sevecek ve hatta ata binecektim…

Yalnız yaptığım yolculukların en güzel tarafı gittiğim yerle daha çok kaynaşmam ve kendimi daha iyi dinlememdir. Kapadokya bunun en güzel örneklerinden biri oldu. Kaldığım otelin sahibi Hülya Hanım’la kırk yıllık ahbapmış gibi kaynaştık. Orada beni karşılayan ve aktivitelerimi organize eden Hüseyin Bey ve ekibi Sevda Hanım, Mehmet Bey sayesinde sanki en yakın arkadaşlarımla geziyormuşum gibi hissettiğim harika iki gün geçirdim. Yani anlayacağınız yalnız değildim…

Artık Kapadokya gel mi diyorsunuz? Gelelim tabi ki…

Bundan tam 60 milyon yıl önce Erciyes Dağı, Hasan Dağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu katmanlarla kaplıdır bu bölge. Ancak yağmur ve rüzgâr milyonlarca yıl özenli bir işçilik sergiler ve bu günkü haliyle hayran kaldığımız Kapadokya bölgesi ortaya çıkar. Kapadokya deyince aklınıza sadece Nevşehir gelmesin. Niğde, Kırşehir, ve Aksaray illeri de Kapadokya’nın bir parçasıdır ancak Nevşehir bu bölgenin kalbi durumundadır.

Peri bacalarının arasında yolculuk yaparken büyüleyici güzelliğiyle aklınızı başından alan Devrent Vadisi, Göreme Açık Hava Müzesi, Zelve Açık Hava Müzesi, Uç Hisar Kalesi, Güvercinlik Vadisi, Temenni Tepesi, Üç Güzeller, Orta Hisar Kalesi, Derinkuyu Yer Altı Şehri, Kaymaklı Yer Altı Şehri, Kızılçukur Vadisi, Paşabağ, Sallanan Köprü,  Asmalı Konak ve çanak çömlek atölyeleri bölgeye dair ilk aklıma gelen yerler. Bu saydıklarımdan bir ya da ikisi hariç diğerlerini gördüğüm için bu defa çevre gezileri yerine daha çok aktivitelere yoğunlaşmayı tercih ediyorum.

Gece saat 00:00 olduğunda ben otele yeni yerleşiyorum. Hiç oyalanmadan yatıp dinlenmeliyim çünkü sabah 05:00’de balon için otelden alınacağım. Bir yandan çok heyecanlı ve mutluyum bir yandan ise endişeliyim. Ya korkarsam, ya binemezsem, ya başım dönerse? Zira ben yüksekten korkarım, ayağımın yere bastığı cam terasa dahi koluma iki kişi girerse ancak o terasa çıkabilirim ve aşağı bakamam. Böylesi bir korkum varken balona binme cesareti benim neyime… J

Neyse, bu düşüncelerle uyumam ve uyanmam bir oldu. Hazır ve nazır alınmayı bekliyordum ve nihayet balon firmasının görevlileri beni ve diğer otellerden alacakları tüm misafirleri tek tek aldıktan sonra artık balon alanındaydık. Sabah saat 05.30 daha. Hava hala buz. Kimse araçtan inmiyor. Daha fazla dayanamayıp arabadan iniyorum ve henüz şişme aşamasında olan devasa balonlara bakıyorum. Gözüm korkuyor mu? Evet, ama hala vazgeçmedim ve büyük bir hevesle balonların şişirilmesini yani sıcak havayla doldurulmalarını izliyorum. Buz gibi havada ateşin verdiği sıcaklık coşkumu artırıyor sanırım, gitgide daha da hevesim artıyor ve balonumuz hazır olduğunda binmek için acele ediyorum. Balonları izlemeye gelenlere ve görevlilere el sallayarak yükseliyoruz göğe…

Hiç böyle hayal etmemiştim aslına bakarsanız, her şey birden bire oldu sanki. Bir anda gökyüzünde buldum kendimi. Ne korku kaldı içimde ne de endişe. Gökyüzünde rengârenk balonların arasında süzülmenin mutluluğu vardı artık içimde. Aşağıda peri bacaları, kulağımda henüz yeni uyanan horoz sesleri ve sabahı müjdeleyen sabah kuşlarının cıvıltısı. İşte ayaklarımı yerden kesen ve masal âlemine geçiren ilk dakikalar…

Sarı, mavi, yeşil, kırmızı…  Gökyüzünde hangi rengi ararsanız işte tam karşınızda duruyor. Gökyüzü gökkuşağından daha güzel şimdi. Bir balonun sepetinde göğe yükselmişsiniz, koskoca şehir ayaklarınızın altında, daha güneş bile yeni uyanıyor ve siz pırıl pırıl bir günün doğumunu yüzünüze sabah rüzgarları vururken canlı canlı izliyorsunuz. Hayatınızda hissedebileceğiniz en müthiş duygulardan birisi işte bu…

Gökyüzünde olmak inanılmaz bir mutluluk. Bu büyülü bölgeye yukarıdan bakmak, âlemi seyretmek ve rüzgârı hissetmek insanın tüm korkularını içinden bir bir alıyor. Hiç korkmadan aşağı eğilip bakıyorum defalarca, ne sallama ne de korkuya sebep olabilecek hiçbir durum yaşanmıyor. Uçak yolculuklarını saymıyorum. İlk kez bu kadar yüksekteyim, ilk kez bu kadar cesurum, ilk kez bu kadar özgürüm…

Bir yükselip bir alçalıyor ve rüzgârın bizi götürdüğü noktalarda yaklaşık bir saatten fazla gökyüzünde kalıyoruz. Artık iniş vakti geliyor ve tüm balonlar tek tek toprakla buluşuyor. Her balon alkışlarla iniyor yeryüzüne. Büyük bir coşkuyla karşılanıyorsunuz inişte. Yeryüzüne iniyoruz ama ben hala uçuyorum. Ayaklarım bir türlü yere basmıyor. Saat sanırım daha 09:00 suları, bu gün cumartesi, pek çok kişi hala uyurken ben güneşi uyandırmanın mutluluğu ile otelin yolunu tutuyorum. Birazcık uyuyup dinlenecek ve öğleden sonra “Güzel Atlara” doğru yola çıkacağız.

Hülya Hanım’la öğle bir sohbete dalıyoruz ki uyumak ve dinlenmek bir tarafa biz otel dekorasyon planları yapmaya başlıyoruz. Yeni moda makrome duvar süslerini göstermem Hülya Hanım’a cesaret veriyor ve hemen yapalım coşkusuyla işe koyuluyoruz. İp renklerine karar veriyor, çubukları nerden bulacağımızı planlıyor ve tüm odalara dekoratif el ürünleri yapacak olmanın mutluluğunu paylaşıyoruz.

Nihayet öğlen oluyor. Dinlendiyseniz atlara gidiyoruz, diyerek arıyor Hüseyin bey. Hemen gidelim, diyorum ve yeniden masal başlıyor. Gün pırıl pırıl, masmavi bir gökyüzü var üstümüzde. Birbirinden güzel atların arasındayız şimdi. Bir yanda siyah, bir yanda, beyaz, diğer yanda kestane rengi birbirinden güzel atlara hayran oluyorum. Şimdi tek arzum bu güzelim atlardan birine binmeyi başarabilmek, zira daha önce at tecrübem olduğu söylenemez. Bir saatlik atlı yürüyüşü yapabilecek miyim pek bir fikrim yok ama bu tur benim için tamamen yeni tecrübeleri deneyimleme turu. Bu yüzden de denemek istiyorum. İsmi Dolunay olan beyaz bir at veriyorlar bana. Atı kontrol edebilmemiz için basit kurallar anlatılıyor ve ek hiza halinde yola çıkıyoruz.

Size bir şey söyleyeyim mi? Gökyüzünde olmak at üstünde olmaktan daha kolaymış, hafif tepelik vadilerden peri bacalarına doğru yürüyoruz ve bu esnada ilk kez at üstünde olmak beni tedirgin ediyor. Atların birbirine çok yakın yürümesi ve onları idare etme tecrübesi olmayanlar için itiraf etmeliyim ki biraz zor ve kaygı verici. Her kadar ha düştüm ha düşeceğim korkusu yaşasam da keyif aldığımı da itiraf etmek zorundayım. J

Birazcık kontrolü başardığınızda atla aranızdaki bağ daha da keyifli hale geliyor ve artık işin zevkini yaşamaya başlıyorsunuz. Bir yanda pek çok atlı grup bir yanda ATV ile safari yapanlar, işte bu görüntü peri bacaları daha da büyüleyici hale getiriyor ve sonsuza kadar burada kalmak istiyorsunuz…

Atlı gezintimiizin gidiş yolu tepelik vadilerden olduğu için daha zordu, dönüş ise düz yol. Bu yüzden daha keyifli ve daha kolay bir yolculuk oluyor ve bir saatin sonunda başladığımız noktaya geri dönüyoruz. Her ne kadar başlarda korkmuş olsam da bu deneyimi yaşadığım için çok mutluyum ve Dolunay’la hüzünlü bir şekilde ayrılıyorum…

Dönüş yolunda Devrent Vadisinden geçiyoruz, işte hayran kaldığım renkli yollar buralar. Daha sonra Zelve Açık Hava Müzesi’ni geziyoruz. Ardından Kızılırmak üzerinde kurulmuş olan Sallanan Köprüye gidiyor ve kahvelerimizi yudumluyoruz. Bu esnada bana Sevda Hanım ve Mehmet Bey eşlik ediyor. Aslında at gezintisi sonrası için yapılmış her hangi bir planımız olmamasına rağmen, gelmişken istediğiniz yerlere gidelim diyorlar ve bu sayede uzatıyoruz günü. İnanılmaz güzel bir ekibe denk gediğim için çok şanslıyım. Dedim ya kırk yıllık ahbapmışız gibi geçiyor zaman. İlk kez böyle bir gezi planlıyorum aslında ve çok da memnun kalıyorum…

Gün akşama doğru yaklaşırken Ürgüp merkeze geri dönüyoruz. Sevda Hanım Ürgüp sokaklarında bana eşlik ediyor yeniden ve daha sonra biraz da kendi başıma ara sokaklarda geziyorum. Temenni Tepesi’ne çıkıyor, Ürgüp’ü izliyor ve bu güzel şehrin mistik yapısına hayran bakışlar bırakıyorum. Günün batışını, bir günü daha sevgiyle yolcu etmenin mutluluğunu yaşıyorum. Artık otele dönme vakti çünkü Hülya Hanım akşam yemeği için beni bekliyor…

Yemeğimizi yiyor, çaylarımızı içiyor ve yeniden dekorasyon işine başlıyoruz. Artık iplerimiz hazır. Makrome yapraklarımızı örebiliriz. Renk renk ördüğümüz her yaprak bize coşku veriyor ve duvarları nasıl da güzel süsleyeceklerinin hayalini kuruyoruz. Gece saat on iki olana kadar çalışıyoruz, ancak sabah yeniden 05:00’te balonları izlemek, fotoğraf çekmek için otelden ayrılacağım. Bu yüzden artık dinlenmem gerek. Yatıyorum ancak gelin görün ki uyumak ne mümkün. Neden mi? Çünkü yatak uçuyor…

Enteresan bir hal var odada, siz hiç uçan yatak durmuş muydunuz? Oluyormuş işte, kafamı tekrar yastığa kokuyorum ama yatak uçmaya devam ediyor. Eh, bu gece de kısmet uçan yatakta uyumakmış diyerek teslim oluyorum geceye…

Pazar sabahı yeniden balon alanındayız. Antika mavi aramızla balon konseptli çekim yapacaktık ancak gece aracımız bozuluyor. Onun yerine kırmızı bir araba ayarlanıyor ve Aşk Vadisi’ne onunla geliyoruz ancak çekim alanına geçerken oda stop ediyor ve bir daha çalışmıyor. Ah benim güzelim hayallerim…

Elden bir şey gelmiyor ve bari balonları kaçırmayalım diyerek gökyüzünü süsleyen balonların altına doğru koşuyoruz. Gökyüzü çok güzel. Renk renk balonlar yeniden süslemiş göğü ve mutu insanlarla dolu her yer. Üstümüzden bir bir balonlar geçiyor ve bir yanda onların görüntüsü bir yanda peribacalarının büyüsü ile yeniden dünya ile bağımı kopartıp masalıma dönüyorum…

Burada ne dert, ne tasa, ne gam var. Burası her şeyi unuttuğun ve kendini yenilediğin bir nokta. Arındığın ve kendini yeniden renklendirdiğin bir durak. Renkleniyorum, artık çok daha mutluyum…

Aşk Vadisinde bol bol fotoğraf çektikten sonra Rose Valley adıyla anılan vadiye geçiyoruz bu defa da, gökyüzünden balonlar kaybolana kadar burada devam ediyoruz fotoğraf çekmeye ve saat 09:00 sularında yeniden otelin yolunu tutuyoruz. Artık Hüseyin Bey ve ekibiyle planladığımız aktiviteler sonlandı. Ancak bu gün de Hülya hanımla bazı planlarımız var. Daha önce adını hiç duymadığım Keşlik Manastırına gideceğiz bu gün. 3.yy sonlarında bölgede Hristiyanlığın yayılmasından sonra Roma zulmünden kaçıp rahatça ibadet edebilmek maksadıyla yapılmış bir manastır burası. Ürgüp’e yaklaşık 17 km uzaklıkta Cemil Köyü’nde bulunuyor. Kaya manastırın duvarlarındaki kök boyası ile yapılmış resimlerin bazıları günümüze kadar gelmiş ve bu resimler Hristiyanlık inancının temel ilkelerini sergiliyor. Ancak tarihi eserlere olan vurdumduymazlığımız sebebiyle zamanla çıkan yangınlar çoğu resimleri tahrif etmiş ne yazık ki. 900 yılı aşkın varlığıyla Keşlik Manastırı’nın hikâyesini burayı korumayı kendisine vazife edinmiş olan Cabir Coşkuner’den dinliyoruz ve artık dönüş saatimin yaklaşmış olması sebebiyle şehre geri dönüyoruz.

Artık veda vakti. İki gün beni evinde ağırlar gibi misafir eden Hülya Hanım, en candan dostlarımla geziyormuş gibi kaynaştığımız Hüseyin Bey, Mehmet Bey ve Sevda Hanım’a veda vakti. İlk kez böyle bir veda yaşıyorum. Kalbimi sadece Kapadokya’da değil yeni dostlarımda da bırakmanın hüznünü yaşıyorum…

Hayatımın en güzel günleri, en güzel anıları arasında yer alacak harika iki günü kalbime, beynime ve ruhuma azık edip yola düşüyorum. Yeni yollarda buluşmak dileğiyle…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here